Anasayfa

 

 

 



 

 

Alexandrette

N.Nadi Çelik / 24 Nisan 2009

Danimarka  devlet arşivinde yeralan  ancak kamuoyu tarafndan pek bilinmiyen bir belgeyi burada  sözkonusu ederek sizlerle paylaşacağım. Belge birinci dünya savaşı ve sonrasındaki zaman diliminde Aleppo ve İskenderun’da (Alexandrette)  bir yardım kuruluşunda çalışan Leopold Gaszczyk’i tarafından kaleme alınmış.  Belgenin içeriği Iskenderun sancağının Fransızlar tarafından Türkiye’ye devredilmesi ve yine bu devrediliş sürecinde kullanılan ve burada kirli demekte bir sakınca bulmadığım taktikler ve bu taktikler sonucunda sancakta yaşayan çoğunluğu Arab olan nüfusun süreklendiği  trajediden ibarettir. Yine bu belgeyi önemli kılan bir diğer nokta ise devletlerarası çıkar oyunlarının sivil halkın yaşamında yolaçtığı acılar ve derin yaralara dikkat çekmiş olmasıdır.

 

 

          alexandrette.jpg

Leopold Gaszczyk / Die Sandjak-Episode (1)

 

Yine bu belge aynı zamanda uluslarası ilişkilerin yalnızca çıkar ve güvenlik temelinde inşa edilğine dair bize fikir verir.  Büyük devletler ya da daha klasik bir ifadeyle sömürgeci devletler arasında  meydana gelen savaşlarda , örneğin birinci dünya savaşında olduğu gibi, galip gelenler antlaşma masasına adil bir dünya düzeni kurma iddiası ve  yüce insani değerlerle yüklü söylemlerle otururken, yenilen sömürgeci taraf ise masum ve mağdur rolünü üstlenmekte hiç bir sakınca görmez. Yenilen taraf tamamen çıkar güdüsüyle yaratılmış bu savaşa oldukça  gönüllü ve iştahlı bir açgözlü refleksiyle katıldığını unutmuş gözüküp, galip devletlere karşı (ki, onlar artık onun nezdinde çıkarcı, saldırgan vede yağmacıdırlar) insani haklarını koruma çabası içinde görünür. Hatta daha da ileri giderek, bu çabalarını kurtuluş savaşı olarak tanımlamaya çalışır.

Nitekim  bunun en net örneklerinden birisi  birinci dünya savaşı ve savaş sonrası tarafların gösterdikleri reflekslerdir.

Birinci Dünya savaşının galipleri, genç ve dinamik sömürgeci  Fransa ve İngiltere, savaşın mağlubu  osmanlı ile Lozan da antlaşma masasına oturduğunda şüphesizki, dünyanın yeniden paylaşımı değilde milletlerin kendi kaderini tayin etmenin önünü açmak gibi yüce bir ideal uğruna savaşan bir edayla konuşmalarına başlamışlardı. Tasfiye edilen osman ailesinin yerine o an temsilci olarak orada bulunan İsmet İnönü ise sömürgeci bir gücün temsilcisi olarak değilde topraklarını ve halklarını saldırganlara karşı koruyan bir söylem içindeydi. Eğer herhangi bir kişi onların, yeryüzünü cehenneme çeviren, yağmalayan, devletlerin temsilcileri olduğunu bilmese şüphesiz ki bunları cenneti yeryüzüne taşımak gibi bir misyonla hareket eden idealistler sanırdı.

Taraflar hangi söylem ve eda içinde olurlarsa olsun birinci dünya savaşının devler arası bir paylaşım savaşı olduğu gerçeğini gizliyemezdi. Yine paylaşımın, yeniden sınır belirlemelerin, halkın mevcut durumunu ve iradesini dikkate almadan gerçekleştirdikleri konusunda bir süphe yoktu.

Diğer taraftan yenilen yenilmiş demekti. Bunun antlaşma masasındaki anlamı ise  galip tarafın belirleyici olduğu ve onun taleplerinin  ekseriyetle kabul edileceği idi. Nitekim Lozan konfrerasında olan da buydu. Galip taraf sunduğu şartların milletlerin özgürce ve refah içinde yaşamaları gibi yüce bir gayeye hizmet  attiğini bazen direk bazende  ima yoluyla belirtmeyi ihmal etmezken, mağlup taraf ise dayatılan bu şartlara  mazlumların hakkını savunma gayesiyle itiraz ettiğini ve böyle anlaşılması gerektiğini belirtmey ihmal etmiyordu. En azından böyle bir izlenim bırakmayı tercih ediyordu.

Osmanlı’nın toprakları üzerinde bir çok yeni devlet oluşurken, böylece osmanlı’nın yeni egemenlik sınırlarıda ortaya çıkmış oluyordu.  Ortadoğu sınırları çizilirken tüm itirazlara rağmen Musul yeni kurulmuş olan Irak devlet sınırları içinde yeralmıştı. Yine Iskenderun sancağınında Misak Milli'nin dışında Fransız manda yönetiminde kalınmasına karar kılınmıştı.  Bu iki nokta osmanlı'nın devamı olan Ankara hükümetinin kalbinde bir sızıya yolaçtığını burada ifade etmek mübalağa olmasa gerek. Musul meselesi giderek zamanın seyri içinde bir sızı olmaktan çıkarken Iskenderun sancagı ise zamanın seyri içinde bırakalım bir sızı olmaktan çıkmayı bir yaraya dönüşmüştü.

            

                   ( 1923 tarihli Türkiye Haritası)

              Lozan konferansı sona erdiğinde sınırlarda belli olmuştu ancak belirlenen sınırlar İskenderun'u kapsamıyordu.        Herkes payına  razı olmak zorundaydı. (2)

 

Peki Misak-ı Milli’nin dışında kalan Iskenderun sancağında genel durum yaklaşık olarak nasıldı?

Bu sorunun cevabını verebilmek için yukarıda değindiğim belgeyi kaleme alan Leopold Gaszczyk’inin yardımına başvuralım.

Leopold,1918 yılına kadar Sancağın, sıtmanın kol gezdiği bir bölge olduğunu belirtir. 1918 yılından yani osmanlı’dan kopuştan sonra ise sancağın  yeniden canlandığına dikkat çeker.

Sancak halkı, yüzyıllardır süren osmanlı egemenliğinden kurtulmuş olmanın sevinci ve çoşkusuyla hummalı bir çalışma içindedir. Adeta kendisini yeniden yaratmaya çalışır. Yeniden yapılanma özellikle alt yapıda ve bir de sağlık alanında dikkat çekici noktadır. Uzun yıllar sıtma ile boğuşan halk adeta sıtmayı yenmek için sancak çapında uzunvadeli ve kalıcı tedbirler almakta kararlı. Bu hummalı çalışma ve muazzam çoşku, Iskenderun’un arab nüfusuyla sınırlı kalmayıp, Arab olmayan diğer müslümanları ve diğer hiristiyan halkıda kapsar.  Antakya’da yaşayan türklerinde bu çoşkuya ortak olması ise ayrıca anlamlıdır. Buradan da anlaşılıyorki, ortak bir çoşku yaşanıyor. Şüphesizki bu coşku yüzyıllardır yaşadıkları despotik osmanlı yönetiminden kurtulmuş olmanın çoşkusudur. Görecelide olsa bir özgürlük ortamı hakim. Halk kendisini daha da güvencede hisediyor anlaşılan.  

Leopold’un  ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla Sancağın  modernleşme süreci 30'lu yılların ikinci yarısına kadar artan bir hızla devam ediyor.  Ancak Leopold, tüm hızıyla sürüp giden modernizasyon sürecine karşılık politik alanda giderek tedirgin edici bir ortamın baş göstermeye başladığına dikkat çeker. Ancak  başgösteren huzursuzluğun tesadüfi olmadığı konusundaki kuşkularını dile getirmekle yetinir. Bunun politik arka planı ile ilişkin herhangi bir yorum yapma durumunda olmaması anlaşılabilir. Zaten kendisi yukarıda da belirttiğim gibi  gönüllü bir yardımsever olarak orada bulunmaktadır.

Sancak’ta sözkonusu huzursuzluğu buraya aktarmadan önce bu huzursuzluğun nedenlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için Leopold’a   tekrar dönmek kaydıyla,, 30’lu yılların ikinci yarısında mevcut uluslarası politik ilişkilere kısaca bir göz atalım:

Iskenderun sancağında beliren karamsar duruma karşılık uluslarası arenada meydana gelen gelişmelerin iç açıcı olduğunu söylemek oldukça güçtü. Uluslarası plandaki gelişmelere bakıldığında yeni bir dünya savaşının eşikte beklediğini tahmin edebilmek için hiç uzman olmak gerekmiyordu.

Hatırlanacağı gibi, birinci dünya savaşında Alman İmparatorluğu müteffiki Osmanlığı İmparatorluğu ile beraber yenilgiye uğramıştı. Yeniliginin bedeli bu ikili için oldukça ağır olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu bir bütün olarak dağılmıştı. Alman İmparatorluğu da dikkate değer toprak kaybına uğramakla kalmamış aynı zamanda Versay antlaşması ile eli kolu bağlanmış ve ekonomik olarak tamamen çökmüştü. Doğrusu bir kez daha  tekrar etmek gerekirse, yenilen yenilmiş demekti.

Versay antlaşmasını ulusal onura yapılmış bir saldırı olarak algılayan Almanlar kısa zamanda Hitler’in önderliğinde bir hareket oluşturmakta geçikmemişti

Savaşın galipleri, İngiliz ve Fransızlar, galibiyetin zaferini kutlamak, ganimetleri bölüşmek ve değerlendirmekle meşgul iken, Almanlar ise Hitler önderliğinde Versay antlaşmasını çöpe atmanın binbir yolunu yaratmakla meşgüldüler. Nitekim, 30’lu yılların ikinci yarısına gelindiğinde bu binbirçeşit yolu çoktan bulmuşlardı. Versay antlaşmasına uymadıklarını ve bu metni meşru görmekdiklerini açıkça dillendirmeye başlamışlardı

Sağladıkları ekonomik ve askeri güçbirikimin yarattığı kendine güvenle doğu avrupa’yı istila etme arzularını açıkça dillendirmeleri günleri sayılı bir dünya savaşını işaret ediyordu ki, bu ise  güçler arasındaki ittifak ve denge ilişkilerinin yeni biçimler alacağını gösteriyordu. . Böylece eski dostla düşman, eski düşmanla da dost olabilmenin yolları açılmış  oluyordu. Bu, devletlerarası ilişkilerin doğası gereği idi. İlişkinin doğası ise çıkarlardı. Gelişmeler, kısacası, yeni ittifakların ve yeni rakip güçlerin ortaya çıkacagına işaret ediyordu.  Nitekim, Fransa, birinci savaştaki  düşmanı olan Türkiye ile dosthane ilişkiler kurmaya çalışarak duruma uygun konumlanmakta geçikmemişti. Şüphesiz ki,  bu bir politik tavırdı ve belli bir amacı taşımaktaydı; Yakın gelecekte çıkması neredeyse kesinleşen bir savaşta Türkiye’nin, Almanya ile muhtemel ittifakını önlemek, en azından tarafsız kılmaktı. Fransız yönetimi, Türkiye ile dostluk ilişkisi geliştirmenin kendileri açısından bir bedeli olduğunun bilincindeydi. Ancak bu bedelin kimlerin kesesinden çalınarak ödeneceğini daha sonraki gelişmeler gösterecekti.    Ankara’daki yöneticiler ise, bu durumun onlara yeni fırsatlar yarattığını farkedecek kadar bir tecrübeye sahiptiler.  Onlar için sorun, batılı devletler arasında yeniden başgösterip giderek keskinleşme eğilimi gösteren bu çelişkilerden azami ölçüde faydalanma sorunuydu.

Bu faydalanma sürecinin nasıl bir seyir izlediğini,  tekrar Leopold Gaszczyk’e dönerek anlamaya çalışalım..

Leopold ekonomik alandaki muazzam sıcrayışa karşın, ardı arkası kesilmiyen söylentiler nedeniyle politik alanda giderek artan bir tedirginliğin başgösterdiğine dikkat çeker.. Söylentiler daha ziyade seçimler ve Ankara yönetiminin talepleri ile ilintilidir.

 Yine tedirgin edici söylentilerden bir taneside soykırımdan kurtulup, sancak'a yerleşmiş olan  ermenilerin sınırboylarından daha güneye doğru taşınmalarının türkler tarafından talep edildiğidir. İşte tam bu tedirginlik yaratan söylentilerin hat safhaya vardığı zamanda, 27 nisan 1934‘de türk valisi Antep'ten hareket edip  Antakya’ya gelir. Pro- türkler büyük bir karşılama töreni hazırlarlar. Valinin gelişi ile birlikte, türk ordusunun en kısa zamanda hatta aynı yılın mayıs ayında İskenderun’a gireceği propogandası yapılır. Bu söylentinin Sancağın dört bir tarafında yayılması için adeta çaba sarfedildigine Leopald, vurgu yapar. Esasen M.Kemal hükümetine sempati duyanlar toplam nüfusun %35’ini oluşturmaktadır. Geride kalan ve %65’i oluşturan arab, türk, kürd, çerkez, alevi, sunni, ermeni, ortodoks, katolik ise Türkiye ile birleşmekten yana değildir.

Leopold Gaszczyk, Ankara merkezli söylentilerin gizli yada açık biçimde hertarafa yayıldığını ve   günden güne, haftadan haftaya  huzursuzluğun daha da arttığını belirtir.

Anti-türkçü yada türkçü ve farklı mezheplere ve farklı dillere, farklı anlayışlarda ve farklı din ve mezheplere sahip binlerce insanın kahvehanelere doluşup sonu, ölüm yada yaralamalarla biten bir tartışmaya giriştiklerini belirtir. Yıllardan beri Fransız ve Suriye yetkilileri tarafından sağlanan güvenlik adeta çökmüş vaziyettedir; Yol kesmeler, yagmalamalar ve soygunlar başlar. Ve bu durumla ilişkin olarak, Leopold Gaszczyk, herhangi bir çocuk bunun örgütlü bir şekilde yaratılmış ve belli bir amaca hizmet eden kaos olduğunu kolayca anlıyabileceğini belirtir. Yetkililer, bütün bu kargaşalıklar karşısında passif kalmaları için sanki yukarıdan emir almış gibi bir haldedirler. Bu arada M.Kemal tarafından  ’’Hatay’ı Savunma Birliği’’ adı altında gizli bir örgüt oluşturulur. Hatay’ın Hitit uygarlığının beşiği olduğu, Hittitlerin ise bugünki türklerin ataları olduğu  propogandasına hız verilir. Böylece M.Kemal’in Hatay’ı alma istegine haklı bir zemin üstelikte tarihsel bir zemin yaratılmak istenir. Keza, Leopold Gaszczyk,  ironik bir tarzda’’ ne hikmetse’’ der ’’Hatay alındıktan sonra onun Hititlerin beşiği olduğu unutulmuş ve kent yağmaların sürdüğü herhangi bir türk kenti durumuna gelmişti’’ diye devam eder.

Bu arada kısaca belirtmek gerekir ki, Suriye tarafı da alarm halindedir. Sancağı kabetme  korkusuyla ’’Iskenderun’u Savunma Komitesi’’ kurulur.  Ancak Ankara hızını kesmez. Hergün saat 13.00 haberlerinde türk ordusunun Suriye sınırından 3 km uzaklıktaki Ekbes Keuy mıntıkasında hazır beklediğini, eğer milletler cemiyeti sancağı Türkiye'ye vermezse üyelikten feragat edeceklerini ve dolayısıyla silah zoruyla sancagı almaya kararlı olduklarını radyodan  beyan ederler.

Leopold, ‘’bu arada bir halk oylaması niteliğinide taşıyacak biçimde ve anlamda bir seçim hazırlığının organize edilmesi düşünüldüğünü ve konunun Millet Cemiyetinin kararına sunulduğunu belirtir ve devamla şöyle der:. Ancak, bu tür yasal ve meşru yollar Ankara’nın işine gelmez. Pro kemalistler seçime katılacaklara karşı katliam düzenleme tehditlerini savururlar. Buna karşılık başta Arablar olmak üzere diğer müslümanlar ve hiristiyanlar biraraya gelerek olası bir katliama karşılık nefsi müdaafa için ortak bir milis gücü oluştururlar. Hükümet binasının korunması tanklarla sağlanır. Seçimler yapılıp, sonuçlar akşam saat 8 de açıklandığında görülürki hiç bir türk aday gerekli çoğunluğu sağlamamıştır. Buna karşılık, arab milletvekillerinin hepsi yeniden seçilebilmiştir. Sonucun açıklanması ile birlikte büyük bir kargasa çıkar.

Yeniden seçilen arap parlamenterlerin kendilerine ve mekanlarına karşı saldırılar düzenlenir. Sonuç bir ölü ve sayısız yaralı...

Bunun üzerine Antakyada’ki Fransız komutan olaylara karışanlardan  23  kişiyi tutuklatarak kısa sürelide olsa asayişi sağlar.

Sınırın öte tarafındaki Türkiye ise tehditlerle karışık demeç ve propogandalarına aralıksız devam eder. Kaos tüm hızıyla sancak’ın dört bir tarafına hakim olmaktadır. Adeta görünmez bir el böyle olmasını istemektedir. Bunun üzerine Millet Cemiyeti bir gözlem komisyonu göndermeye karar verir. Komisyon şu isimlerden teşkil etmekteydi: Hr. Hans Holstad (Norveç), Hr. General Caron (Hollanda) og Hr. Oberst von Wattenwyl (İsviçre).

Sonunda Milletler Cemiyeti bir durum değerlendirmesi yapıp seçimlerin yenilenmesi  kararı alır.

Ancak, Türkiye’ye katılmayı istiyen pro-kemalist kesim hertürlü hile ve tehdit ve şiddet yöntemlerine başvurarak seçimleri bir kez daha sabote etmekte kararlıdırlar. Leopold, mandat yetkililerinin oldukça zayıf ve teslimiyetçi bir tutum sergilediklerine dikkat çeker. Sonunda Milletler Cemiyeti’nin ilgili komisyonu seçimlere karıştırılan hile ve uygulanan tehdit ve şiddet yöntemlerini merkeze rapor edip görevini tamamlamadan geri çekilir. 1938’te Sancak’ın kaderi artık belli olmuştur; Türk ordusunun Sancak’a girmesiyle birlikte başta ermeniler olmak üzere arablar ve diğer müslüman halklar evlerini terk edip en yakın kent olan Aleppo’ya doğru hareket ederler. Geride ise yol parası ödeyemiyecek kadar fakirler olanlar kalır.

 

           sandjak1.JPG

Suriye/ Türkiye sınır tespitini  yapmakla görevli General Ernst'in çizdiği ve Fransızların 1921'de Klikya'yı terketmesiyle başlayan ve Sancak'ın kaderinin belli olmasıyla devam eden Arab ve Ermeni halkının göç yollarını gösteren harita (3)

                                            Leopold Gaszczyk'inin resmin arkasına kendi elyazmasıyla yazdığı not:

                                                     "Hayaschen, Sancaktan ilkönce çocukları taşıdılar'' (4)

Böylece, Fransızlar, Almanları muhtemel bir Türk ittifakından yoksun bırakmak için, türklerle geliştirmek istedikleri  ilişkilere Iskenderun’u bedel olarak verdikleri anlaşılıyor. Bu kararda Antakya’ların özgür iradesi sözkonusu bile değildir.  3 Temmuz 1938   tarihli Danimarka’da yayınlanan Berlingske Tidende gazetesi Iskenderun meselesinin arka planını  çok net bir şekilde şöyle yazar.  Türkiye’nin, Fransa ve İngiltere ile ilişkilerinde yakınlaşmanın başladığını belirten başlık atıp devam eder:  Fransa’nın ve İngiltere’nin, Almanya’nın doğu avrupa’yı istilasına engel oluşturmak için Türkiye ve Balkan ülkeleriyle ilişkileri geliştirmek için adımlar attığını ve daha atılması düşünülen bir çok adımında sırada beklediğini belirtir. Bu adımlardan en önemlisinin Fransa’nın, 2500 türk askerinin Iskenderun’da konumlanmasına izin vererek attığını belirttikten sonra yine aynı amaçla Fransa’nın, Dışişleri Bakanı Bonnet’in birkaç ay sonra Ankara’ya yapacağı ziyarette Türkiye ile bir dostluk antlaşması imzalayacağını haber verir. Yine gazete diğer positiv adımında İngiltere tarafından atıldığını, İngiltere'nin Türkiye'ye,  madenlerini işliyen teknolojisini yenilemesi için  10 milyon,  savunma geliştirmesi ve güçlendirmesi  için ise 6 milyon pund borç verdiğini belirtir. 

.............................................................

Dipnotlar:

1.”Die Sandjak-Episode /Leopold Gaszczyk’i” Rigsarkivet, Danske Armeniervenners Arkiv, 10158, pakke 10, ”1919-1949. Diverse materiale.”

2. Constructıon Des Lignes De Chemins De Fer Irmak Filyos & Fevzi Paşa-Diyarbakır, page,17 / 1937

3.”Die Sandjak-Episode” Rigsarkivet, Danske Armeniervenners Arkiv, 10158, pakke 10, ”1919-1949. Diverse materiale.” RA-DA 154

4..”Die Sandjak-Episode” Rigsarkivet, Danske Armeniervenners Arkiv, 10158, pakke 10, ”1919-1949. Diverse materiale.” RA-DA 155