Anasayfa

 

 

 



 

 

Soykırımın Alexandrette Uzantıları – artçıl felaketler

N.Nadi Çelik / 8. Nisan 2009

Kimilerinin ’kızıl sultan’, ya da 'paranoyak sultan',kimlerinin ise ’büyük türk’ olarak adlandırdığı ancak   bu yazının konusuyla bağlantısı içinde ’’kitle katliamcısı sultan’’olarak  adlandırmakta hiçbir sakınca görmediğim  II. Abdulhamid, 1895’de kimine göre yüz kimine göre yaklaşık ikiyüzbin ermeninin katlini gerçekleştirdiğinde, kimse bunun gelecekteki büyük bir depremin, yani 1915’teki büyük felaketin  habercisi olacak olan  öncül, hatta öncül depremlerden yalnızca bir tanesi olduğu kahanetinde bulunamazdı. Tarihe ‘95 katliamı’ olarak geçen olayı, 1909 da iki aşamalı Kilikya katliamı izliyecekti.  Bundan 5-6 yıl sonra ise Ermenilerin ‘’kökünü kurutma’’ hareketi Alman şansölyesinin koruyucu kanatları altında vücuda gelen İttihatçıların insiyatifi ve önderliğinde başlıyacaktı.  1914 sonbaharında, Sait Halim Paşa yalısında ,Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir, Liman Von Sanders ve Sait Halim Paşa birlik ve beraberlik içinde techir kararını aldıktan sonra yaklaşık bir bir-buçuk yıl içinde o büyük felaketi başarıyla gerçekleştirebilmişlerdi.  Ancak bu büyük felaketinde başarılı bir şekilde gerçekleşmiş olması ermeni soykırımı sürecinin noktalandığı anlamına gelmiyordu. Süreç artçı felaketlerle devam edecekti. Aktörler bu kez Almanya’nın değil, İngiliz ve Fransızların kanatları altındaydılar. Kemalistler adını alan İttihatçılar, Ingiliz ve Fransız gölgesinin serinliğinde ve serinkanlıca , fakat bu kez daha sabırlı bir şekilde süreci devam ettirerek, ona kesintisizlik niteliğini kazandıracaklardı.

Müttefik devletler Lozan’da konferans masasına İttihatçı İsmet ile oturduklarında, Bay Lord Curzon 12 Aralık -Salı günkü oturumda ermenilerin durumunu şöyle resmediyordu:

’’ ...Bunların, yalnız kuşaklar boyunca katlandıkları ve uygar dünyanın dehşet ve acıma dugularını üzerlerine çeken çok büyük acılar yüzünden değil, fakat gelecekleri bakımından kendilerine özel olarak verilmiş sözler yüzünden de, özellikle göz önünde tutulmaları gerekmektedir... ‘’

‘’Öte yandan, Kars, Ardahan, Van, Bitlis ve Erzurum’un Ermeni nüfusu neredeyse yok olmuştur. Fransızlar Kilikya’yı boşalttıkları zaman, bu vilayetin paniğe kapılan Ermeni nüfusu, onların ardından gitmiştir; şimdi de İskenderun, Halep, Beyrut şehirlerinde ve Suriye sınır boylarında dağınık bir durumdadırlar. Sanırımki, Türkiye’nin Asya’daki ülkesinde bir zamanlar üç milyona varan Ermeni nüfusundan, şimdi ancak 130.000 kişi kalmıştır...’’

Lord Curzon yukarıdaki resmi çizdikten sonra  İttihatçı İsmet Paşa tarafından kulağına üflenen bir haber ile ilgili duygularını ifade ederek konuşmasına devam eder:

’’ Lousanne’a geldiğimden beri, bu becerikli ve zeki soyun hizmetlerinden yoksun kalmakla zarara uğrayacağına inanmış olan Ankara Hükümetinin,  Ermenilerin Anadolu’ya geri dönmelerini  ve orada yerleşmelerini desteklemek eğiliminde olduğunu öğrendim. Böyle bir tutum, bence Türkiye’nin büyük ölçüde yararına olacaktır; Türk temsilci heyetinin bize bir takım garantiler verdiğini işitmekle mutluluk duyacağım. Her halde geleceğin Türk devletinde, Küçük Asya’da olduğu gibi Avrupa’da da, güvenlikleri ve korunmaları bakımından andlaşmaya özel hükümler konulması gerekecek, önemli sayıda bir Ermeni nüfusu kalacaktır.’’

Lord Curzon giderek ilerleyen ve sonsuza dek sürecekmiş izlenimi bırakan konuşmasında bir adım daha atarak istemini dahada netleştirir:

Şimdi bir Ulusal Ermeni Yurdu [Foyer National Arménien, Armanian national home] kurulmasına ilişkin olarak, gerek dünyanın her yanındaki dostlarınca öne sürülmüş olan ve herkesçe bilinen isteğe değinmek zorundayım. Bu kadar güçlü bir kişiliği, trajik de olsa böylesine dikkat çekici bir tarihi ve böylesine belirli bir ulusal duygusu olan bir halkın, kendi topraklarında oturmak özleminde bulunmasını doğal saymak gerekir..... İşte böylece, sık sık öne sürülmüş olduğu gibi, Türkiye, Asyada’ki ülkesinin bir yerinde ister Kuzey-Doğu vilayetlerinde, ister Kilikya’nın Güney-Doğusu ile Suriye sınırlarında Ermeniler için, bunların diledikleri bir toplanma merkezi olmalıdır.’’[i]

Savaşın tarafları Lozan’daki konferans masasında ne tür taleplerde bulunmuş olurlarsa olsunlar  yine birbirlerine ne tür sözler vermiş olurlarsa olsunlar,  gerçekte olan, ermeni trajedisinin soykırımdan  sonrada devam ettiğidir.

Bırakalım soykırımdan geriye kalan ermenileri Anadolu’nun belli bir bölgesine yerleştirerek güven içinde yaşamlarını sürdürmelerini sağlamayı, İttihatçılar geride kalanları Küçük Asyadan nasıl temizliyecekleri ile ilgiliydiler. Ermeniler için soykırım sonrası bile yeni trajedilerden korunma daha da net bir ifadeyle olmak yada olmamak sorunu ile karşı karşıyaydılar.  Osmanlı’dan kalan toprak parçası, sınırları Lozan’da çizilip, Türkiye Cumhuriyeti, İttihatçılarda Kemalistler adını aldıktan sonra soykırım süreci bütün hızıyla ve hayatın her alanında (kültürel, ekonomik, fiziksel..) devam edecekti. Ancak bir öncekisi gibi kitlesel kıyımların olmaması kitlesel olarak kıyılacak kadar ermeninin artık Küçük Asya'da yaşamıyor oluşundandı. Lord Curzon ‘ermenilerin zeki ve yararlı bir millet olduğunu ve bunlardan yok etmek yerine yararlanmak gerektiği gibi İsmet’i pragmatik düşünmeye davet eden ifadeleri kemalistlerin ermenileri küçük Asyada tüm izlerini yok etme kararlılığından caydıramamıştı. Kaldıki, daha sonraki yıllar, mevcut uluslararası dengeler, ittihatçıların bu kararlılıkla soykırımın tamamlanmamış kesitlerini tamamlamak için muazzam olanaklar sunmaktaydı. Nitekim İttihatçılarda  bu olanaklardan sonuna kadar itina ila faydalanmayı ihmal etmediler.

 1922"de Fransızlar Klikya’yı terk ettiklerinde  Lord Curzon’un da belirttiği gibi Maraş ve Adana kesimlerinde soykırımdan kurtulup geri dönmüş olan ermeniler büyük bir panik halinde Fransız askerlerinin ayak izlerini sürerek bir kez daha evlerini, tarlalarını ve işyerlerini terk etmek zorunda kalmışlardı. Panik halinde ki bu kafileler bu kez yönünü daha güvenceli sandıkları, İskenderun’a çevirmişlerdi. İskenderun ise Fransız manda yönetimindeydi. Bu kafilelerin bir kez daha evlerini terk edip tekrar yollara düşmesi bir trajediydi ancak kendilerine yeni yerleşim alanları bulmaları ve oraya yerleşmeleri mücadeleleri  ise ayrı bir trajediydi. Ancak bu trajediler son bulmak yerine kendisine yeni halkalar ekliyerek devam ediyordu.

Fransız askerlerinin ayak izlerini sürerek Iskenderun sancağına (Alexandrette) ulaşabilmeyi başarmış bu kafilelelere yerleşim alanları bulmak yada yeni yerleşim alanları açmak gerekiyordu.

Bu kafilelerin önemli bir kısmı Iskenderun, Antakya ve Kırıkhan’a, köylü kesimi ise bu kentlerin çevresindeki köylere yerleştirildi. Ayrıca Fransız manda yöneticilerinin izni ve  Milletler Cemiyetinin vasıtasıyla Soguksu, Kuzey Maraş, Yeni Maraş, Hayaschanen, Kuzey Zeytun ve Yeni Zeytun gibi yeni yerleşim alanları kurulmuştu. İlk etapta bu yeni yerleşim alanlarına  250 köylü ailesi yerleştirilmişti. Ancak bu yeni yerleşim yerlerinin herhangi bir alt yapısı olmadığı gibi çevresi bataklık ve sivrisineklerle kuşatılmıştı. Nitekim daha illk haftalarda sıtma ve salgın hastalıklar başgöstermişti. Böylece kafile yerleşmenin ardından birkaç hafta geçmeden ölüler vermeye başlamıştı.

Hayaschen mıntıkasındaki durum ise pek farklı değildi. Burası Osmanlı döneminde genellikle isyancı çerkezlerin sürgün edildiği bir yerdi. Buraya sürgün edilenlerin birçoğu sıtma ve salgın hastalıklardan kısa bir süre sonra yaşamını yitiriyordu. Leopold Gaszczyk, doktor  Derghazarian ile birlikte malaria hastalığının yolaçtığı ölümlerin yoğun olarak yaşandığı Hayaschen, Soğuksu ve Kuzey Maraş köylerine sık sık gittiğini her gidişinlerinde onbinlerce ilaç ve iğne götürdüklerini ancak herseferinde de mezarlarda yatanların sayısının artmış olduklarını belirtir. Yalnızca Hayaschen’de 110 aileden 56 sının hayatını hayatını kaybettiğini belirtir. Çocuk ve kadınların ölüm oranı ise erkeklere oranla üç kat fazladır. Ancak bütün bu salgın ve ateşli hastalıklar yetmiyormuş gibi halk birde kendisini vahşi hayvanlara ve zehirli yılanlara karşı korumaya çalışır.  Hayaschen halkı bu ilk günlerde üç çocuğuda yılan zehirlenmesi yüzünden kaybeder. Siz tarihi cilvesine bakınız ki, İttihatçlardan kaçan ermeniler bu kez de vahşi hayvanların, salgın hastalıkların pençesine düşerler.

Esasen diğer yeni yerleşim alanlarınında Hayaschen’den farkı yoktur. Benzeri trajedi oralarda da yaşanmaktadır. Leopold, Iskenderun sancağı Türkiye’ye devredilmeden önce hastalığın kırıp geçirdiği Soguksu köyüne yaptığı son ziyarette hemen hemen herkesin yatağına uzanmış hasta halde bulduğunu ve eger hafızam beni yanıltmıyorsa diyor öküzleri, inekleri bile hastalanmış olduğunu belirtir.  Leopold, dr. Derghazarian ile birlikte her eve uğrar ve birdizi ilaç ve iğne bırakıp akşama doğru  Aleppo’ya geri dönmek için hazırlığa başlarlar. Doktor, malzemelerini çantaya yerleştirirken, Kırıkhan’dan gelen, kendiside birçok kez malaria’ya ya yakalanmış olan zayıf ve yorgun görünen ermeni papazına zatialiniz burada ne yapıyor diye sorar. Papaz, zavallı ben, şu hastalıklı halimle  işte bu hastalarımı  ziyarete geldim. Lütfen bir iğne de bana vurun. Bunun üzerine doktor bir miligramlık bir kinin iğneside papaza şırınga eder. Hemen ardından papaz hastaları ziyaret edip, onlar için dua eder ve onları teselli etmeye çalışır. Bu arada Leopold ve doktordan da dualarını eksik etmez.[ii]

Klikya’dan gelip Iskenderun’a yerleşen bu insanlar bir şekilde salgın hastalıklarla boğuşurken diğer taraftan hayatlarını her alanda yeniden inşa etmek için kolları sıvamış durumdadırlar. Ancak bu yaşadıklarının trajik sürecin son noktası olmadığının farkında değildirler. Farkedebilmeleri için bir on yıldan fazla zamanın geçmesi gerekiyordu.

Herşeye rağmen gerek Kilikya’dan gelen gerekse Sancağın yerli ermenileri kendilerini görecelide olsa güvencede hissediyor ve Arap komşularıyla birlikte Sancagın ekonomik kalkınmasında adeta yarışırcasına çabalıyorlardı.  Hissettikleri güvenlik ancak 1930’ların ikinci yarısından itibaren yerini anlaşılması pek zor olmayan temelde gelişen güvensizliğe ve tedirginlige yol açacaktı.  Sözkonusu tedirginliğin temeli ile ilişkin gelişmeleri ‘’’Alexandrette’’[iii] başlıklı makelemde genişce yer verdiğimden burada yalnızca üstbaşlıklar biçimde değinmekle yetineceğim.

Sancak henüz İttihatçıların egemenliği altında olmamasına rağmen, Sancak’ın ogünki yöneticilerine ermeni kafilelerinin güneye doğru sürülmeleri konusunda baskı yapılırken diğer taraftan ise radyodan sistematik bir şekilde Iskenderun sancağının gerekirse zor kullanılarak alınacağına dair açıklamalar yapılıyordu. Ayrıca İttihatçıların ,ermenilere yönelik Ankara merkezli tehditleri kulaktan kulağa üflenerek bu tedirginlik pekiştiriliyordu.

Uluslarası durum ise çok daha tedirgin ediciydi. Giderek  kesinliğe dönüşen ikinci dünya savaşı ihtimali karşısında İngiltere ve Fransa, Türkiye’yi yine muhtemel bir Alman ittifakından girmemesi için ilişkileri pekiştirme yönünde adım başlamışlardı. Hedef Almanya’ya karşı Türkiye’yi bir müttefik olarak kazanmaktı. Elbetteki böyle bir hedefi gerçekleştirebilmek için ortada var olan sorunları Türkiye lehine çözmek, hatta ilişkileri pekiştirmek için onu memnun edecek ekstra bir takım adımlar daha atmak gerekiyordu. 1938 yılına gelindiğinde İngiltere, Türkiye^ye savunma sanayini geliştirmesi için cömertce açtığı kredi musluğundan milyonlarca paund akıtmış, Fransa ise ilk etapta 2500 türk askerinin Iskenderun sancağında konumlanmasına izin vermiş ardından da İskenderun Sancağını devretmişti. Bütün bu gelişmeleri tedirginlik içinde izliyen Kilikya göçmenleri ermeniler Iskenderun sancağında noktalandığını sandıkları yolculuğa yeniden çıkmak zorunda kaldılar. Yol arkadaşları ise  Iskenderun’un yerlisi olan diğer Ermeniler ve Arablardı. Siz tarihin komedisine bakın ki, panik halinde yataklarını ve kap kaçaklarını sırtlamış Aleppo’ya doğru yola çıkmış bu kafileler bir an evvel Aleppo’ya varmaya çalışırken  İttihatçılar ise  bu güzergahlar üzerinde telaş içinde gümrük kontrol noktaları kurmaya çalışıyordu. Gümrük noktalarından sırtındaki yatagı, yorganı, tenceresini ve kaşığını kurtarabilen şanslı kafileyi, mültecilerle dolmuş hastalıkların kol gezdiği Aleppo kenti bekliyordu.

Alman Şansölyesinin kanatları altında beslenen  İttihatçılar 1915 de başlattıkları ancak yenilgi nedeniyle birkaç yıl kesintiye uğramış olan soykırım sürecini bu  kez de  İngiliz ve Fransızların kanatları altında devam ettiriyorlardı.   Küçük Asya’daki bütün soykırımlar, göçertmeler, eziyetler dünya iktidarları olan Almanlar, Fransızlar, İngilizler ve Amerikalılar  ‘’bakarken oldu’’.

Mevcut uluslarası durum İttihatçılara 1915 soykırımını pervasızca devam ettirmeleri için inanılmaz derecede elverişli olanaklar sağlıyordu. Böyle bir durumda İttihatçıların bu olanakları sonsuza dek kullanma iştahı ile hareket ettiklerini görmekteyiz. Yine burada özellikle vurgulamalıyım ki, Ermeni Soykırımının Küçük Asya’da bir yüzyılı kapsayacak şekilde uzun bir zaman dilimine yayılarak kesintisiz bir özellik kazanmasında yukarıda bahsettiğim uluslararası durum belirleyici bir rol oynamıştır. Bu ise bize, devletlerin çıkarlarının tüm insani değerlerden daha da önemli görüldüğüne işaret eder. Yine bu durum bize en yüce insani değerlerin devletler arası çıkar çatışmasında yalnızca bir araç olarak dikkate alındığı gerçeğini ayrıca ifade eder.


[i] Lozan Barış Konferansı –Tutanaklar Belgeler-Takım 1,cilt 1, kitap 1.Çeviren Seha L. Meray. Ankara Ünivesitesi Basımevi,1969.  Sayfa 183.

[ii] ”Die Sandjak-Episode /Leopold Gaszczyk’i” Rigsarkivet, Danske Armeniervenners Arkiv, 10158, pakke 10, ”1919-1949. Diverse materiale.”