Anasayfa

 

 

 



 

 Ya İktidar, Ya İktidar!                                   

N.Nadi Çelik / Haziran 2008

Nisan muhtırası, 367 engeli, yargıtayın kapatma davası ve akabinde Anayasa Mahkemesinin Akp hükümetinin üniversitelerde türban serbestisi kararını iptal etmesi  İttihatçılarla Akp arasında süren iktidar savaşının yoğunlaşarak devam edeceğine dair işaretler veriyor. Anlaşılıyor ki, ittihatçılar ellerinde bulunan bütün araç ve gereçlerle kuşatma ve kuşatmayı perçinleştirerek savaşı sürdürecekler.

Genelkurmay başkanının ‘’Güçlü konumdaysan sürekli saldırı pozisyonunda olmalısın’’ politikasının gerekleri yerine getiriliyor. Saldırı ve kuşatma altındaki ’düşman’ teslim olmazsa bile yeni hamleler yapma gücü ve moralini kendisinde bulmayacaktır ki, böyle bir durumu bile ittihatçıların, kazanım olarak gördükleri anlaşılıyor. Şu anda yaşanılan iktidar savaşını daha önceki iktidar savaşlarından ayıran dikkate değer özellik  kullanılan yöntem ve taktiklerdeki zenginliktir. Muhtıra ve askeri darbe gibi klasik yöntemlerin yegâne yöntemler olmadığı ayrıca  bu yöntemlerle artık iktidarı elde tutmanın yetersiz olduğunu ve uluslararası mevcut durumunda buna uygun olmadığını anlamış görünüyorlar.  İki bininin ilk yıllarından itibaren AKP’ye karşı sürdürülen savaş,  ittihatçılar için bir yüzyıldır süregelen iktidar savaşları zincirine eklenmiş yeni bir halkadan başka bir şey değildir. Bugüne kadar girdikleri bir dizi iktidar savaşında ufak tefek sıyrıklar sayılmazsa zaferle çıktıkları  rahatlıkla söylenebilir.

İttihatçılar,  demokratik yollarla elde etmedikleri iktidarı yine demokratik olmayan yöntemlerle elinde tutmaya çalışmaları anlaşılması zor olan bir durum değildir.  Her şey bir darbeyle başlamıştı ve bir yüzyıldır darbelerle devam ediyordu. 1913’te   Enver paşanın    tetikçi Yakup Cemil ile birlikte gerçekleştirdiği Bab-ı Ali baskınıyla ya da darbesiyle  kendilerini padişahlarının altıyüzyıllık yıllık iktidarına ortak koşmayı başarabilmişlerdi. Bu başarıda Alman Şansölyesinin büyük payını hatırlamakta yarar var. Birinci dünya savaşındaki yenilgiyle birlikte  Enver ve Talat kliği alman efendileri ile birlikte sahneden çekilince bu kez de  savaştan galip çıkan İngiliz ve Fransızlarla onların  İttihat Terakki içindeki uzantıları (veya uzantı olmak için yanıp tutuşanları) sahneye çıkmış oldu. Galip devletler, Almanya’dan farklı olarak uzantılarını padişaha ortak koşmak yerine padişahı tasfiye edip, iktidarı uzantılarına emanet etmeyi  tercih edince böylece İttihat Terakki fırkası ile  saltanat arasında öteden beri bazen açık bazen kapalı süregelen iktidar savaşı da İttihatçıların lehine noktalanmış oluyordu. Ancak her nokta aynı zamanda  yeni bir başlangıcın işaretiyse, saltanatla ittihatçılar arasındaki iktidar savaşının noktalanması da bu kez yeni bir iktidar savaşının yani İttihatçı hizipler arasındaki savaşının işareti oldu. 1920’lerin sonlarına doğru gelindiğinde  İttihatçıların kendi aralarındaki iktidar savaşıda geride birçok suikastlar, idamlar ve sürgünler bırakarak kendisini noktalamıştı. Artık iktidarın gerçek sahiplerinin hangi ittihatçı klik olduğuda netleşmişti.

İttihatçı Keyfi

Kıta avrupası, ikinci dünya savaşının ortasında kendisini bulduğunda savaşın uzağında durmayı tercih eden İttihatçı klik, hem sistem dışı hem de sistem içi muhalif odakları temizlemiş olmanın keyfiyle  anadoluyu türkleştirme projesine dört elle sarılmış durumdaydı. Hatta eski müttefik Almanya’yı kasıp kavuran, Hitler öncülüğündeki ırkçı akımdan aldıkları ilham ve moralle bir taraftan türkçülük politikasının ibresini daha yukarılara doğru çekerken diğer taraftan Hitler tipi bıyık ve saç modelini sessiz sedasız kopya edip keyif çıkarmaya başlamışlardı. Kendilerince bu keyfide hak ediyorlardı. Yaklaşık olarak, tek millet, tek dil, tek devlet (üstelikte cumhuriyet) projesinin önündeki engeller ya da engel olarak görülenler ya imha edilmiş ya göçertilmişlerdi geride kalanlar ise yaşadıkları vahşetten zaten dilleri tutulmuştu.  

 Despotik iktidarlarını batılılaşma gibi bir söylemle meşru kılmaya çalışıyorlardı. Batı’nın özelliklede Fransa’nın cumhuriyet sistemi model alınmıştı. Batı sisteminde mevcut bulunan organlara tekabül edecek organlar yaratılmıştı. Doğrusu yok yoktu. Ordu vardı, polis vardı ve üstelik bekçiler vardı. Ancak bu organlar her devlet modelinde de vardı.

 Demokratik devlet modelinde bir takım ekstralar gerekliydi. Ki, o ekstralarda  vardı; yasama, yürütme ve yargı organları ve bunlar kuvvetler ayrılığı prensibine teorik olarak uygundu. Aslında batıdaki demokratik devlet sisteminden eksik bir yanı yoktu. Tekmili birden demokratik devlet sisteminde olması gereken çıngıraklar ve süslerin benzerleri yaratılmış ve yerli yerince konulmuştu. Bir meclis vardı ki bu demokratik sistemin olmazsa olmazları arasında yer alıyordu. Ancak meclisin olması yetmezdi. Orada toplanacak ve yasaları çıkartacak insanların olması gerekiyordu. Ve üstelik bu insanların da halk tarafından seçilmiş olmaları gerekiyordu ki, halkın hür iradesi böylece meclise yansımış olsun. Bu sorunun çözümü de İttihatçılar için pek zor olmadı. Herhalde mebus olacakları ’’baldırı çıplak’’, ’’donlular’’ olarak ifadelendirdikleri anadolu halkının hür iradesiyle tespit etmelerini bekleyemezlerdi. Kendi aralarında seçtikleri arkadaşlarını çok kez hiç görmediği kentten mebus yapıp meclise gönderiyorlardı.  Meclis adeta asker ya da sivil kökenli emekli ittihatçılarla dolup taşmıştı. Bir nevi emekli ittihatçılar kulübüydü demek daha uygun olacaktır. Askeriye tarafından sunulan taslaklar emekli meslektaşları tarafından mecliste kanun haline geliyordu. Yani hiç bir sorun yoktu. Temel politikalar meclis dışında belirleniyor ve daha sonrada mebuslar tarafından mühür vurularak resmileştiriliyordu. Böylece temel politikalar belirleme gibi ağır ve bunaltıcı yükten muaf tutulunca mühürdar duruma düşen mebuslara da kurdele kesmek ve nutuklar atmak kalıyordu.

Yine demokratik sistemlerin vazgeçilmez organlarından olan hükümet vardı yani yürütme organı. Onun birinci vazifesi meclise rağmen meclis dışında alınan kararları uygulamaktı. Bir de yargı organı vardı. Üstelik bağımsızdı! İsimleri konulmuştu ’’İstiklal mahkemeleri’’. Seyyardılar. Nerede muhalefet varsa anında cüppelerini alıp oraya gidiyor alelacele yargılayıp genellikle sonu idam olan kararları alıp yine aynı hızla Ankara’ya geri dönüyorlardı.  Yukarıda aktardığım gibi batı tipi bir demokrasinin belkemiğini oluşturan ana organların hepsi mevcuttu.. Bir eksiklik yoktu. Mutlaka bir eksiklikten bahsedilecekse o da batı tipi bir demokrasinin olmayışıydı.

   İttihatçılar için aslında bu  bir eksiklik bile değildi.. Uluslarası şefleri olan İngiltere ve Fransa için ise bu zamanla giderilecek bir eksiklikti. Demokratik organlar olduğuna göre günü gelince demokraside olacaktı. Kaldı ki ‘barbar asya toplumları’nda demokrasiyi tesis etmek dünden bugüne gerçekleşebilecek bir olayda değildi. Her şeyden önce medenileştirme süreci İttihatçılar eliyle başlatılmıştı. Ve bu süreç devam edecekti. Kim, İngiliz ve Fransızların üstlendikleri ‘’barbar toplumları medenileştirme misyonu’’nun aslında emperyal politikalarını gizlemekte bir araç olduğunu iddia edebilirdi ki?. İşte Fransız ve İngilterenin mucizesi; Bütün ’’Barbar Asya’ya’’ örnek teşkil edecek bir model! İşte türkiye örneği!

Bu yıllar gerek Fransa gerekse İngiltere’de ’’ The Modern Turkey’’ başlıklı kitap ve makalelerin bolca yayınlandığı dönemdir. İttihatçılarla galip devletler arasında öylesine bir mutlu ilişki kurulmuştu ki, bir ara  Fransa kendisini tutamayarak, kaşla gözarasında, Liva İskenderun’u Suriye’lilerin çaresiz bakışları altında  İttihatçılara vererek bu mutluluğu  daha da pekiştirmişti. Doğrusu bugünler ittihatçıların en keyifli günleriydi.

Hiçbir keyif sonsuza kadar değildir

İkinci dünya savaşı sona erip, soğuk savaş başladığında kapitalist dünyanın yeni efendisi Amerika daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere demokratik bir dünya düzeni kurma misyonu üstlendiğinden, bu misyona uygun olarak Türkiye’de de bir takım değişikliklere gitmek zorundaydı ki bu değişiklikler şu satırların kaleme alındığı ana kadar sürecek olan yeni iktidar savaşlarına  yol açacaktı. Tek partili ‘’modern sistem’ Amerika’nın ayak bastığı topraklarda yakışık olmazdı. Cumhuriyetçi partinin karşısına bir parti daha koymak gerekiyordu ve konuldu ve adı Demokrat Parti oldu. Nitekim Amerika’da da Cumhuriyetçi partinin yanı sıra bir de  Demokrat parti vardı. Böylece yukarıda işaret ettiğim demokrasi eksikliğini gidermek de dünyanın yeni efendisine nasip olmuştu. Böylece temel hiç bir eksiklik kalmamış ve hem modern hem de demokratik bir Türkiye yaratılmıştı. Ancak çok partili sisteme geçiş her şeyden önce İttihatçıların iradesi dışında ve kontrol edemeyecekleri gelişmelerin ortaya çıkması tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Şöyle ki, ‘baldırı çıplak’ları arkasına alarak  meclise girip oradan da iktidar yada iktidara kendisini ortak koşmaya kalkışanlar  olabilirdi. Bu ise ittihatçıların asla ve asla tahammül edemeyecekleri bir durumdu.

Nitekim ittihatçıların aklına gelen başına gelmiş oldu. Demokrat Parti, ’’şu ya da bu söylemle ittihatçıların despotik yönetiminden bezmiş, başta din adamları, kürd beyleri, ve bir kısım aydın olmak üzere büyük bir kitlenin desteğini  alarak  meclisin kapısından içeriye kısmen ürkekte olsa girmeyi başardı. Ancak, meclisin bu yeni misafirleri çoğunluk durumda olmaktan yola çıkarak ciddi ciddi iktidar olduklarını sanıp işe koyuldular. Kanunlar çıkartmaya, ikili ve uluslarası antlaşmalar yapmaya, temel politikalar belirlemeye başladılar. Üstelik İttihatçılara danışmadan!. İşleyiş, teorik olarak adabına uygundu. Aslında sıradan  demokratik rejimlerde olması gerekenler oluyordu.  Ancak İttihatçılarda bunlara ’’Aziz misafirler,  ‘baldırı çıplakların temsilcileri olan aziz mebuslar, siz şimdi ciddi ciddi iktidar olduğunuzu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. O meclisi biz dostlar pazarda görsün misali kurduk. Batı ya sizdeki o meclis denilen şey bizde de var demek için kurduk. Mecliste çoğunluğu elde etmeniz iktidar olduğunuz ya da olacağınız anlamına gelmez. Meclisi ele geçirebilirsiniz ama İktidarı asla” diyemiyorlardı. Bunun yerine yer yer ‘’Bu memleket sahipsiz değildir’’ gibi gizemli uyarıcı, uyarıcı olduğu kadarda aba altından sopa gösteren ifadeler kullanıyorlardı ki, bunu da demokrat parti mebusları ya anlayamıyor ya da kedi numarasına yatıp üstüne almıyorlardı. Doğrusu bir komünikasyon sorunu yaşanıyordu ve sonuçta bu sorun ittihatçıların askeriye kanadının devreye girerek yasama ve yürütmeyi yassı adaya taşıyıp, hemen akabinde  darağaçlarını kurmasıyla çözülmüştü. Böylece on yıl kadar bazen açık bazen gizli süren bir  iktidar savaşı daha başarıyla sonuçlanmış, dersini alması gerekenler almıştı ya da almış görünmüşlerdi. Ancak bu zafer iktidar savaşlarının bittiği anlamına gelmiyordu. İktidar savaşları devam edecek ve İttihatçılar her seferinde de zaferler zincirine birer halka daha ekleyeceklerdi; 60 darbesini, 12 mart 71 muhtırası, 71 muhtırasını, 12 eylül 80 darbesi ve 12 eylül darbesini 28 şubat 97  zırhlı birlikler yürüyüşü izleyecek, partiler kapatılacak, kapatılan partilerin kadroları siyasa dışı bırakılacak, mebuslar tutuklanacak, tutuklanan mebusların  bir kısmı idam edilecekti.   Ve nihayet  2000’li yıllara varılacaktı.  Bundan sonrada, bir yüzyılı pek yakında  tamamlamak üzere olan akılsız aklın  iktidar savaşlarının nasıl bir seyir izleyeceğini hep beraber seyretmeye  devam edeceğiz.